İlk geldiğimde “Ben bu okulu nasıl bitireceğim?” dediğim okul!

 

Dershaneden birçok arkadaşımla beraber geldiğim Bursa Fen Lisesi çok çetrefilli bir hayatla başladı. Hiç tanımadığım ve değişik şehirlerden gelen insanlarla aynı yatakhanede kaldığım ama yatakhanelere koğuş denilen bir okula gelmiştim. Gerçekten o yatakhaneler olsa olsa koğuş olurdu:) Kahvaltıda demir bardaklarla çay içmek tam bir eziyetti. Çayı elimizle tutamayınca soğumasını beklerdik, soğuyunca da çay çaylıktan çıkardı. Okulda ise tamamen askeri bir sistem mevcuttu. Öğretmenler > Lise 3ler > Lise 2ler> Lise 1ler :) Bir de okul başkanı vardı. Adı Zeki Caner Taşkın’dı. Gerçekten çok zekiymiş :) Ama okulda asıl sözü geçen kişi ise İlker adında Lise 3lerden kaslı vücutlu bir abimizdi. :) Genelde bizim lise 1 ler hep onun lafını ederler, onu tanıyanlar diğerlerine artistlik taslarlardı.

 

            Tabi bizim Lise1lerden de liderlik için yarışan fırlamalarımız da mevcuttu. Bunların başında Baran adında Diyarbakır’lı bir arkadaşımız da vardı. Bu kişi benim yanımda oturuyor, her halukarda etrafındakilere tehditler savuruyordu. Bana bir sefer “Seni okuldan attırırım” demişti de ben de korkudan bir daha onunla muhatap olmaya korkmuştum. Hey gidi günler! :)

 

            Bir de Selim Bal’ımız vardı. Ortaokul dershane arkadaşım olan bu zatı muhterem bizleri gülmekten öldürür, yaptığı şakalarla bizi kendimizden geçirirdi.

 

            Fen Lisesinde bir günün rutini şöyleydi: Sabah rehber öğretmenin veya müdür Bey, Hakkı BABA’nın “Ula kalkın ulaaa” diye haykırışlarıyla kalkılır. Bu kadar yüksek desibelli sesle kalkan öğrenciler biraz naz yapsa da kahvaltıya gitmenin verdiği heyecan ve açlıkla giyinir ve kahvaltıya giderlerdi. Hava soğuk ise titreye titreye karşı binada bulunan yemekhane binasına gidilirdi. İlk olarak bizim koğuş gittiğinden ötürü bu konuda ün yapmışızdır:) Kahvaltıyı tıka basa abandıktan sonra törene geçilir ve Hakkı Baba’nın nutukları dinlenirdi. Bu nutuklar dinlenirken Lise 3 ler son sınıf olmanın verdiği avantaj ve rahatlıkla Hakkı Baba’yla direkt muhatap olabilirlerdi. Sonra sınıflara dağılan öğrenciler hocaların kazık sorular sordukları sınavlar için dersleri pür dikkat dinlerler, ona göre not alırlardı. Derslerin zor olması normaldi çünkü o kadar kapasiteli öğrenci arasından iyiyi ve kötüyü ayırt etmek için bu gerekliydi. En zor ders Kimya idi ve ne ilginçtir ki Kimyasi 5 olup da ortalaması 5.00 olmayan sadece 1 kişi vardı. Ortaöğretim başarı puanı sebebiyle Bursa Fen Lisesi 70 ten fazla öğrencisini kaybetti ve bu öğrencilerin birçoğu Devlet Hastanesi Kurul kararıyla okuldan kaydını alıp Bursa Çınar Lisesine geçtiler. Bunlar arasında ben de vardım :) 

 

            Bursa Fen Lisesi denince benim aklıma Lise 1 gelir çünkü Lise 1 ile Lise 2 nin başını orada okumuştum. Lise 1 gerçekten çok zor geçmişti. Kavgalar, olaylar, küsler, dedikodular… Lise 2 ise deprem sebebiyle tam bir kabus haline geldi. 4 kişilik odalarda 8 kişinin kalması ve tam bir savaş ortamı. Derslerden daha çok yaşam bizi çok zorluyordu. O kadar güzel hatıranın yanında birçok zorluklarla karşılaşmıştık. Ama bu zorluklardan ve traj-i komik olaylardan bir tanesini anlatarak yazımızı burada bitirelim:

 

            Resul adında çok mübarek ve çok sevdiğim ayrıca herkesin sevdiği bir arkadaşım vardı.Sürekli olarak onunla uzaktan dalga geçer ve kaçardım. Birgün beni yakaladı ve koğuşça beni tutsak aldılar. Yere yatırıp kemerlerle bağladıktan sonra üstüme çullanıp bana özür dilettiler. Ben de razıydım. Bir şakadan ibaretti. Ne tevafuk ki o gün en sert hocalarımızdan birisi nöbetçiymiş meğerse, tam bu sırada o kapıdan içeri girmesin mi! Eyvah! Hemen beni çözdürdü. Ne hikmet ki, şaka yapılan benim, benim de numaramı aldı, Resul’ün de… Zannettik ki gidip müdür Bey’e söyleyecek ve olay orda kapanacak.

 

Ertesi gün de ben yemekhane nöbetçisiydim. Yemekhanede görevli olan Zennure teyze bana gelip “Oğlum, bugün disipline verilenleri gördüm. Bunlar arasında Lise 1lerden İŞKENCE suçu yüzünden disipline verilen 2 kişi vardı, sen biliyor musun kimler o işkence yapanlar” dedi.Ben ise bizim dönemde kimsenin kimseye işkence yapmadığını, yapsaydı duyulacağını söyledim.

 

            Tam 1 gün sonra nöbetçi abi tarafından ben ve Resul çağırıldık. Meğer nöbetçi hoca bizi İŞKENCE suçundan disipline vermiş! Yuh yaaaa! Diyesi geliyor insanın. Şok olmuştuk. Ne işkencesi? Ne ne yaaa! Hemen gittik bizi disipline veren hoacaya. Durumu izah ettik. Her iki tarafın da halinden memnun olduğunu ve kimsenin kimseden şikayetçi olmadığını söyledik. Hoca ne desin bana? “Sen korkudan söyleyemiyorsun. Sana işkence yaptılar”. Ben ise cevap verdim: “Diyelim ki bana işkence yaptılar, o zaman işlence yapılanı neden disipline verdiniz?“ Cevap çok tatmin ediciydi: “Suçu işleyen de işleten de suçludur!”

 

            Vay beeee. Dedikten sonra Lise 1 in en zor günlerini geçirmeye başladım. Meğer işkence yüzünden disipline giden 2 kişi bizmişiz de benim haberim bile olmamış! İşin daha enteresan tarafı da Zennure Teyze yemekhaneden sorumlu bir teyze iken kimlerin ne suçuyla disipline gittiğini nereden ve hangi yetkiyle öğrenebiliyordu? Bu nasıl bir sistemdi böyle?

 

            Bu olaylar böyle cereyan ederken Ahmet Yumuşak hocamız, kendisi okulun disipline işlerinden sorumlu hocası olur, çok anlayışla karşıladı ve olayı örtpas ederek raporu kurula sevk ettirmedi ve biz de rahatlayarak bu olaydan büyük bir ders çıkardık!

 

            Ah BursaFen! Benim üzerimde daha çok hatıraların var ama onları da zamanım oldukça yazarım buraya!

 

            Bekle beni! :)